Gülhan Akyüz-YAZARLARIM VE KİTAPLARIM

Gülhan Akyüz

YAZARLARIM VE KİTAPLARIM

Daha önce yazı yazmayı hiç düşünmemiştim. Okumayı daha çok seviyordum. Tembel ruhuma daha uygundu. Öyle tembeldim ki, bir ağaç altında uzanıp şekerleme yaparak yaşamak, tek hayalimdi.

Bu sırada, elma kafama, armut pişip ağzıma düşmeliydi. Ben de bu kadarcık malzemeyle, ya Newton olmalıydım, ya da “ Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki ” diyen Orhan Veli…

Arşimet olmak da uyardı. Süt banyomu alırken, aniden sokağa fırlayıp EVREŞE yolları dar türküsüyle göbek atıp, suyun beynimi kaldırma gücünü ispatlayabilirdim..

Ama hiçbiri olmadı.

Yamacında dinlenenlerin zihnini ilham perileriyle dolduran, ünü kırmızı halıda yürüyen ağaçlarımıza denk gelemedim. 

 

Bunu başaran Nazım oldu.

Gözyaşlarını silmesi için, tril tril mendile benzeyen yapraklarını kendisine  uzatan Ceviz Ağacı’nı, Gülhane Parkı’ndan alıp tüm dünyaya tanıttı.

 Aziz Nesin’in “ Ben insanların aptalı, sen ağaçların, seni kandırır güzel havalar, beni sevdalar” diye dertleştiği, arkadaşı badem ağacı da, Sebahattin Ali’nin Ağaç İrfan’ı da, yazarları kadar meşhur oldular.

Ben küçüklüğümde, tepelerine tırmanıp, bed sesimle konser verirken kafalarını şişirdiğimden mi, tüm meyvelerini yiyip yutup, meyvesiz ağaç, kısır diye damgalanmalarına yol açtığımdan mı bilmem, ağaçların bana gıcığı vardı. Tüm ilhamlarını benden esirgediler.

Çalışanlarını tembellerden seçen Bill Gates’e de denk gelemedim. Tembellikle, zengin olma kapılarım kapalıydı.

 Allahtan, ağustos böceği ruhumun  tersine , karınca bedenim , çalışıp çabalıyordu da aç kalmadım.

Aylak ruhum sıkılmasın diye, kendisini, dergi, gazete ve kitaplarla, başkalarının yaşamlarına gezmeye götürüyordum sık sık.

Başkalarının yaşamı dediğim, magazin haberleriydi.

“Armut dibine düşer” deki  özne olarak, ben de annem gibi magazine meraklıydım.

Haluk Bilginer’in, ayrıldıktan sonra neden hep Zuhal Olcay’a benzeyen kadınları seçtiği, niye tüm kadınlarda onu aradığı, aslına bu kadar aşıksa niye ayrıldıkları,

Brad ile Angelina’nın sevgiliyken on yıl mutlu mesut yaşayıp, çoluk çocuğa karışmışken, evlenince niye koşa koşa Mahkemede soluğu aldıkları  gibi,  üzerime vazife olmayan, binlerce soruyu beynimde evirip çevirip cevabını bulamayınca, naftalinleyerek eski yerlerine geri kaldırıyordum. 

Okuduklarımda, babamın masallarının da tiryakisiydim.

Yükselen burcum teraziydi. Bu da benim adil olmamı sağlıyordu. Anneme ve babama benzeme konusundaki hassasiyetimi, en önce yüzümün benzemesiyle sağlamaya çalışmıştım. Böylece, gazetelerin, ünlülerin birinin gözlerini, diğerinin ağzını  alarak ortaya çıkardıkları , sahipleriye alakasız bir tipsizliğe bürünmüştüm. Üstelik yine de ne anneme  ne de babama yaranabilmiştim. İkisi de tipimi reddi mirasla kendilerinden mahrum bırakmışlardı. Yine de tüm Türk ailelerinde oğlan çocuklarının sünnetle, kız çocuklarının Prenseslikle özdeşleştirilmelerinden ben de nasibimi almıştım. Ev işindeki becerileriyle bilinen Sinderella, Pamuk Prenses, Külkedisi’ne bu anlamda çok benzesem de, tipimle Sinderella’nın üvey ablalarını daha çok andırıyordum.Prenses Grace Kelly’ler, Prenses Diana’lar, Kate Middleton, Meghan Markle’ların masal kahramanlıklarına daha çok vardı.

Masallara ilgim, büyüdükçe yerini fantastik kitaplara bıraktı. Harry Potter’in yazarı J.K.Rowling, hayal gücünün muhteşemliğiyle büyülendiğim bir yazardı. Boş koltuk , fantastik alemle alakalı olmayan, insan portrelerinin, acıtıcı  bir gerçekçilikle , çok başarılı yazıldığı bir romandı. Ve çok kıskanarak farkına vardım ki, Rowling bir dehaydı.   

Kendisinden önceki İngiliz kadın yazarlarından Agatha Christie’nin de hayranıydım.  Hiçbir zaman yazdığı polisiye romanlardaki, katilleri de , cinayet ipuçlarını da tahmin edemedim.  Adeta, her türlü kötülüğü bilen ama yapmamayı tercih eden iyiliğin sembolüydü. Yoksa, gerçek hayatta kocasının metresini ,kusursuz bir cinayetle  ortadan kaldırması işten bile  değildi.

İlk kitap okumaya, Kemalettin Tuğcu’nun hikayeleriyle başlamıştım. Kendisini tanımayanlar için, Küçük Emrah filmlerini izlediyseniz, aynı konuları işlerdi diyebilirim.

 

Kendisini çok severek okuyordum. Taa ki, o uğursuz kompozisyon sınavına kadar..Sonra yollarımız ayrıldı.

 Hocamız, kocasını yeni kaybetmiş üç çocuğuyla ortada kalmış genç , güzel ama hasta bir anneye ve çocuklarına kafamıza göre hikaye yazmamızı istedi. Yazılarımız bir sonraki ders tüm sınıfta okunacaktı. Okundu da..

O zaman anladım ki arkadaşlarımın hepsi birer Melek Mikael’diler,

Elindeki yarım kilo patatesle beş çeşit yemek, salata, tatlı döktüren oktay usta’ydılar,

Yerin yedi kat dibinden depremzedeyi bulup çıkaran Nasuh Mahruki’ydiler.

Kimisi aileyi Milli Piyango’dan çıkan büyük ikramiyeyle ihya etmişti, Kimi Mısır’daki zengin akraba mirasına kondurmuştu, Kimi de anneyi, dertli dertli şarkı söylerken Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan’a keşfettirip, sahnelerin Sibel Can’ı yapmıştı.

En sona kalan  ve donakalan kağıdımdan da anlaşıldığı gibi , aileyi darman duman eden tek hain bendim.  Zavallı kadına, SGK’dan on yıl sonraya ameliyat randevusu aldırmıştım. Evin oğluna  da,  tüm masraflar için,  küçük kızkardeşlerini zengin ailelere evlatlık verdirmiştim.

Anne hastalığı ilerleyip ölünce, evin oğlu tüm ailesini yitirmiş olarak yapayalnız ve çaresiz ortada kalmıştı.

Yazdığım bunca felaketler zinciriyle, sınıftaki Titan Saadet zincirinin karşısına geçmiştim durduk yere.

Kemalettin Tuğcu minikler okulu formamla , rakip sahada bir başıma kalmıştım.

Magazincilerden kaçarken, tuvalet penceresine sıkışan, yetmezmiş gibi Sevda Demirel’den kendi programında tokat yiyen,

Hande Ataizi çaresizliğindeydim .

Bu kusurlarıma flaşların patladığı, utançlarımın ne ilkiydi ne de sonuncusu oldu.

Bir daha kemalettin Tuğcu okumadım.

Dünyanın fakirlik ve yoksulluktan başka birşeyle ilgilenmediği bir dönemdi.

Dünyanın en zengin ülkesi yazarlarından Norveç’li, Knut Hamsun Açlık’ı, Fransa gibi en gelişmiş ülke yazarı Victor Hugo Sefiller’i Fırsatlar ülkesi Amerika yazarları John Steinbeck,Jack London’da benzer konuları işliyorlardı.

Olan bana olmuştu.

Bitmeyecek yoksulluklara üzülmekten ankisiyete olmuştum.  Güzel aşk romanlarını da, tüm kusurlarıma günah çıkartan gelişim kitaplarını da kaçırmıştım.  Yoksa, her haltımızı meziyet, renk olarak görmeyi o zaman becerseydim , özgüvenimden geçilmezdi.

Cemal Süreyya şiirlerini  kim okusa, annemin tüm öğütlerini unutarak peşine takılıp gidebilirdim. Hayal kırıklığına uğradığımda Frida Kahlo’nun Vazgeçtim manifestosuyla , son düetimi yapabilirdim.

Özdemir Asaf’ın, Kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor dizeleriyle , had bildirebilirdim.

Pakize Suda’nın içinden gelenleri üstün bir espri gücüyle yazdıklarıyla öncülüğünü yaptığı

Sokak edebiyatı mı desem, blog yazarlığı mı desem, dizüstü edebiyatı mı desem, yeraltı edebiyatı mı desem, hepsini kapsayan yeni bir edebiyat  oluştu beni benden alan. Bukowski de  bu edebiyatın atalarından biriydi.

Pakize Suda , Yeşilçam’ın rol kesmeyi beceremeyen yıldızlarındandır. Tüm dobralığı ve espri gücüyle yazı dünyasının kraliçesi olarak, Yeşilçam’a gol atmıştır.

Bu yazımda çok sevdiğim , onu da kıskanarak okuduğum Ayla Kutlu’nun, imza gününde kendisine çok yapışarak bunalttığım ve beni kovmak zorunda kaldığı için ,özür dilemeyi görev biliyorum.

Edebiyatı çok sevsem de doktorluk içimde ukte kaldığından, kıyaslayamadan duramadım.

Yazarın yazısını isteyen herkes okur, doktorunkini yalnızca eczacılar ve ilaç firmaları….

Doktor kalpteki sıkıntı için anjo yapar, stent takar..

Yazar, emarda görülmeyen, anjoyla giderilmeyen kalp kırıklıklarını bilir, ilaçla çözülmeyeceğini de bilir.

Yazarın da hastaları vardır.

Yazar ruhtur, doktor beden

Yazarın neşteri kalemidir. Ruhlara dokunan .Doktorun erişemediği tüm tıkanıklıkları çözen.

Tüm kalemlere sağlık. Tüm yazarlara selam olsun……

 

                                            

 

 

 

 

 

 

Yorumlar
Kod: YVM2V