F.Dize-SEÇ(E)MEME HAKKI

F.Dize

SEÇ(E)MEME HAKKI

Önünüze dört beş yılda bir sandık koyarlar. Demokrasi narası altında kendinizi biraz daha seçmen sanırsınız. Seçilene oy verdiyseniz yöneticiyi belirlediğinizi düşünerek gerinirsiniz. Seçilemeyeceğinden emin olduğunuz partiye, kişiye oy verdiyseniz kişiliğinizden ödün vermediğinizi dillendirerek onurunuzu kurtardığınızı belirtirsiniz. Ya da boykotçusunuzdur ve ‘hiçbiriniz benim oyumu hak etmiyorsunuz’ mesajı vermenin bilgiçliğiyle çekirdek çitleyerek fildişi kulenizden sonuçları izler, seçimlerin aptallığına gülüyorum dersiniz.

            Peki ya kim kazanır? Seçileni aday yapanlar ve/veya legal örgütleri. Hatta seçilenler, belki de onlarla birlikte yedi sülaleleri. Onların dalkavuklar ordusunun kaymakçı tabakasını es geçersek de ayıp olur.

Kaybedenlerin bayrağını dalgalandıranlar ise köylü, çiftçi, işçi, dar gelirli memur ve küçük esnaftır. Yani koskoca ezilen halk. Peki ezilen halkın yenilmesinin sorumlusu kimdir? Cahilliğiyle ya da aymazlığıyla suçlananlar mı? Burada Martin Luther King’e kulak verelim. “Beni kötülerin zulmü değil, iyilerin sessizliği korkutuyor.” Buradaki iyi’den anladığım ve kastettiğim, dahası olan biten olumsuzluklardan sorumlu tuttuğum kitle, aslında dünyanın kimlerce nasıl yönetildiğini çözdüğünü iddia eden, siyasetin sacayaklarını bilenlerdir. Yani televizyondaki tartışma programlarına abone kuklaların seçim dönemlerinde -ülkenin dinamikleri- diye yutturdukları her şeyin perde arkasını okuyabilen, kısacası farkındalık düzeyi ortalamanın üzerinde olan fakat suya sabuna el sürmeyen kesim. Onlara kulak verdiğimde, dünyanın bu zamana dek nice sınıf mücadelelerine karşın değişmediğini, bundan sonra da değişmeyeceğini, tek başlarına edilgen bir güç olduklarını ve Siyonist sistemin örgütlü mücadelenin büyümesine izin vermediğini, lağım çukurunu andıran siyasi ağızların mide bulandırdığını duydum hep. Erkin baskısı sonucu muhalif kimliklerini sindirip ekmeklerine odaklanarak kendilerini ve ailelerini tehlikeye atmayanları da eklemek yerinde olur.

Oysa seçimlere katılım oranından ziyade nasıl katılım sağlandığı benim için daha önemlidir. Önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu için bir önceki cumhurbaşkanlığı seçimini biraz inceleyelim.

            Sandığa gitmeyen seçmen sayısı 15 milyon. CHP ve MHP’nin en az 5 milyon seçmeni ‘kendilerince gayet haklı olarak’ ortada yok. (Sanki Ak Parti’nin tatilcisi yokmuş gibi yenilginin faturasını tatilcilere yıkma gafletinde bulunanlar hayli fazla oldu. Elbette deniz tatilcileri içinde CHP seçmeni yoğunluktadır ama köyüne hasada gidenlerin içinde de Ak Parti seçmeninin yoğunluğu söz konusudur ve Ak Parti böylesi bahanelerin ardına saklanmamaktadır.) Recep Tayyip Erdoğan’ın % 50’nin üstündeki oyunun 700 bin olduğuna baktığımızda, Ekmelettin İhsanoğlu bahsettiğimiz 5 milyon oyu da hanesine yazdırabilseydi en azından birinci turda teslim olmayacaktı. CHP ve MHP aday belirleme sürecinde bırakın seçmeninin, delegelerinin bile, hatta üst düzey yöneticilerinin bile fikrini almayarak kulaklarına fısıldanan kişiyi çatı yapmakla binayı başlarına yıkmışlardır. Ak Parti, liderlerinin güçlü, muhalefetin ise güçsüz oluşunun da etkisiyle karşılarındaki çatı ile pek uğraşma gereği bile duymadan galip gelmeyi başarmıştır. Buna bir kanıt da MHP’den vereyim. 2014 yerel seçimlerinde müşahit olarak görev almış MHP’lilerin yalnız %20’si müşahit olmuş, geri kalanı muhtemelen oy kullanma zahmetine bile girmemiştir. Ak Parti’nin ekmeğine yağ süren, hatta ona on dakikada oyuncak olacak bir muhalefet sadece Ak Parti’ye yaramadı elbette. Muhalefet kanatlarında geçişkenlik iktidara taşmıştır. Çünkü kim ne derse desin, Ak Parti’nin hem MHP hem de HDP tabanından aynı anda oy alması üzerinde çok durulması gereken önemli bir siyasi başarıdır. Buna Demirtaş’ın meydanlardaki dili ve ailesiyle oluşturduğu sempati eklenince yeni buluştuğu % 2’lik ya da 3’lük seçmen kitlesinin Batı’dan olduğunu bariz görüyoruz. Bu gösterge, bahsettiğim geçişkenliğin ne kadar rahat olduğunu ortaya koyuyor. Vereceğim örnekteki seçmenler kanımca stratejik oy veren ya da kafası karışık seçmenlerdir. Mart seçimindeki HDP/BDP oylarıyla Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı seçimindeki İstanbul, Ankara ve İzmir oylarının karşılaştırmasına bakalım.

 

Ankara:  HDP / BDP: 0.9 - Demirtaş: 3.48

İstanbul: HDP / BDP: 4.8 - Demirtaş: 9.16

İzmir:     HDP / BDP: 3.4 - Demirtaş: 7.98

           

Bu kentlerin nüfusları dikkate alındığında bahsettiğim yüzdelik dilimin gerçekliği ön plana çıkmaktadır.

Bağıra çağıra aynı şey söyleniyor: Cumhurbaşkanını halk seçti. Oysa halkın aday belirlediği yok. Belki muhtarlık seçiminde çevre baskısıyla adaylığını koyan oluyordur ama dünyanın hiçbir yerinde halk aday belirleyemez. Kendisine bu yetki verilmez. Amerika’da başkanlık seçimleri delegelerin seçimidir. Halk ancak delegelerin seçiminde söz sahibi. Yani dolaylının dolaylısı seçme hakkı oluşuyor. Geçtiğimiz cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan kamuoyu yoklamalarında öne çıkan adların kaç tanesi pusuladaydı? En tuhaf nokta şu oldu ki halkın çoğunluğu cumhuriyetçi bir ülkenin cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhuriyetçi aday tartışması seçime dek sürdü ve Ak Parti kendisini bu tartışmanın içine sokmayarak işine baktı.

            Herkes farklı görüştekilerin yanlış partiye oy verdiğini düşünür. Seçmenlerin tamamına yakını (oy verdiği parti dahil) partilerin programını merak edip okumaz.

            Çoğu kişi partisinin politikasını tümüyle beğenmediğini dile getirir. Ama bir faks çekip dileğini iletene rastlamadım.

            Hiçbir partinin kendi ideolojisini yansıtmadığını iddia edenler vardır. Partilerin adını say desen yarısını sayamaz.

            Partiler siyasetin dansözüdür diyenler vardır. Sanki hayatın kendisi dansöz değilmiş gibi engin ütopyalarıyla hayalet gibi dolaşırlar ve bahsettikleri boşluğu dolduracak bir söz ya da eylemleri olmaz.

            Kitap okumaya alerjili halkımıza sanatçı diye pompalanan Demet Akalın’ın yeni klibi youtube’ta birkaç ayda 42 milyon, SEÇSİS hilesinin itiraf edildiği mahkeme videosu beş yılda 36 bin kere tıklanıyorken, sekiz ana katılım biçimli demokraside çoğunluğun demokrasiyi sadece oy vermek olarak gördüğü ortamda adil bir seçim atmosferi yaşamak dileğiyle… Özgürlük adlı kitabında Zygmunt Bauman ne diyor: Seçim yapmak bir mutluluk arama yöntemidir, mutluluğun kendisi değildir.

Yorumlar
Kod: DA3GA