F.Dize-DÜNYA VATANDAŞLIĞI

F.Dize

DÜNYA VATANDAŞLIĞI

Bu yazıyı okumaya başladığınızdan beri dünyada bir çocuk açlık, susuzluk ya da hastalıktan öldü.  Çocuk ölümlerindeki ortalamanın altı saniye, insanların ortalama okuma hızının 190 k/dk olduğunu düşünürsek bu cümlenin okunması bitmeden bir çocuğun daha ömrü bitti. Siz iyi biri olduğunuzu düşünüyor musunuz bilmem ama ben iyi biri olduğum kanısını taşımıyorum. Söz konusu insansa, gözümde karanlık bir kuyu oluşuyor. Katliamların biri bitmeden diğeri başlıyor. Sorun Suriye değil. Irak mı, o da değil. Anadolu mu? Afrika mı? Bence değil. Sorun 200 bin yıllık insanlık tarihinde ekonomi, din, iktidar vs. yüzünden savaşların dönüşümlü olarak tüm dünyayı dolaşıp durması ve insanların çoğunluğunun savaş karşıtı olmasına rağmen bunu durdur(a)maması. 

İnsanlığın doymaz ihtirası yüzünden yiten masum yaşamlar sonsuza dek acıklı şekilde mi ayrılacak dünya sahnesinden? Yaşamdan keyif almak ne kadar mümkün? İnsanlık barış içinde bir gün geçirdi diye haber duymak ne denli uzak? Başımızı nereye çevirsek birbirini doğrayanlar… İnsan iyi bir varlık mı? Dünya iyi bir yer mi? Bütün bu olan biteni bana açıklamaya yetmiyor determinizm. Söylediğimin, kötümserlik ve karamsarlıkla oluşmuş ucuz bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Çünkü dünyada her gün üç milyar tabldot yemek çöpe gidiyor.

Yıllardır hümanizmin karşısında durdum. Can Yücel’in dediği gibi her şeyi anladım da şu hümanistleri anlamadım. Komik geldi. Baskı, savaş, terör, tecavüz, hile, kısaca insanın dışa vurduğu kötülükler varken kimse bana iyiliğin egemenliğinden bahsedemez.

Aklıma kimi zaman kendimce çözümler geldi, geliyor. Evet diyorum, bunu paylaşmalıyım ama bu zorlu coğrafyada yaşamanın kederi önümü kesiyor. Bir insanın tecavüz sonrası katledildiğini duymak sıradan haberler arasında. Sırf  bu yüzden yılda üç yüz, dört yüz kez kahroluyoruz bu ilkede. Aynı duruma dünya genelinde baktığımızda değişen çok şeyin olmadığını görüyoruz. Sonra başka şeylerden yılda on milyon kere daha kahroluyoruz. Bazen düğümlenip susuyoruz. Bazen iki kelam ediyoruz. Şahsen dönen dolapların yanında gelişen olumlu işlerle azıcık avunsam da, ülkem adına böyle eğitime, adalete, yönetime, ahlaka topluma yeterli mi diye sormadan edemiyorum. Refah düzeyi ön sıralarda yer alan Hollanda'da bir kadın geceleyin bisikletiyle özgürce dolaşırken ben artık kentlerimizin canlı kanlı yerinde bile bir kadınla karşılaştığımda başımı eğiyorum ya da onu geçiyorum benden korkmasın diye. Utanıyorum kendimden ve tüm insanlıktan. Çocukken eline oyuncak silah verilen, ardından bilgisayar oyunlarında savaşarak büyüyen bireyler, gerçek savaş karşısında susar elbette. Çağımızda savaşı ve terörü kanıksatan bu sistemin kuklaları güya barış için saf tutup dünyaya mesaj verdiklerinde gözlerim yaşarıyor hemen. Üç maymunu oynamak adlı ödül töreninde gönlümden ne madalyalar kopuyor onlara. Savaşa çanak tutan hatta onu çıkaranlar arada böyle eylem yapsa bile, sahtekar dillerinde demokrasi, barış gibi sözcükler pek cici dursa bile umutsuzluk lüksümüz olamaz diye düşünürüm. Dalga geçilen insanlık artık uyansa da hepimiz rahat uyusak diye iç geçiririm hadsizce.

“Sinema insanlığa bir şey öğretmez. Çünkü insanlık hiçbir şey öğrenmeyeceğini son 4000 yılda ispatlamıştır” diyen Tarkovski haklıysa, bu sözünden hareketle sözgelimi şiirin de toplumu değiştiremeyeceği hipotezinden yola çıkarak genelleme yapmamız icap eder ve diğer sanat dallarının da insanlığı ilerletemeyeceği kanısına varırız. Biraz daha genişletirsek Ümit Ünal’ın beni pek etkileyen bir sözünü anımsamam yerinde olur. “Yemek söz konusu olduğunda, mesela keçiboynuzundan pekmez üreten insanlık nasıl olur da diğer konularda bu kadar aptal olabilir?”

William Drummond’ın deyişiyle “Düşünmeyen tutucudur. Düşünemeyen aptal. Düşünmediğine aldırmayan ise köle.” Bu sıfatlar arasında bir seçim yapmamız elbette gereksiz ama buna zorunlu kalsaydık hepimizin köle veya aptal yerine tutuculuğu seçeceğimiz su götürmez olurdu. Oysa düşünemediğini itiraf edene ya da düşünmediğine aldırmayan çok kişiye rastladım ama düşünmediğini iddia edene neredeyse hiç rastlamadım. Gördüğüm bu tezatlık hepimizi katil yapıyor aslında. Katilliği sadece silahla, bıçakla insan öldürmek sananlar katillerin peşinden alkışlarla gitmeyi sürdüreceklerdir.

Neden sonuç ilişkisi yüzlerce sayfada serilebilecek bu konuda kestirme yoldan söyleyebileceğim, kısa ve uzun vadede çıkış gördüğüm yol bilim ve sanat. İkisi de eğitimle harmanlanıp aşılanabilir. Bir ulusal bir de evrensel örnek vermem gerekirse, ders kitaplarımızda ulu ozanlar yerine aruzla yüceltilmiş failatün saçmalıklarıyla ve padişah dalkavukluğu şiirlerle gençliği edebiyattan soğutma var. Anadolu için konuşacak olursak 16. yy. Pir Sultan Abdal'ın, 17. yy. Karacaoğlan'ın dehasıyla anılmalıdır. Tarkovski’nin dediğinin tersini iddia edebilmemiz için salt olması gerekenlerden biri de her ülkenin şişirilmiş canilik destanları yerine -vatan savunmaları bunun dışında tutulmalıdır- mutluluğun yolunu anlatan eserlerde ısrar edilmelidir. Vurdu kırdıyla değil sanatla yücelebiliriz. Bilim kötüye kullanıldı hep ama sanat kötüye kullanılma çizgisinde başarısız, daha doğrusu dirençli oldu. Başarılı sanat içinse kültürlerin mümkün olduğunca kafamızdaki süzgeçlerden geçmesi gerekir. Tabii kendi kültüründen yoksun olanlar başka kültürleri özümseyemez. Sözgelimi müzik, yabancı olanı sever dinlersin ama ona bir şey katamazsın. Kendi müziğini bilmeden anlamadan başka müziğin içine girilemez. Olsa olsa kıyısından köşesinden tadılır. Evrensele yöreselden gidilir. Bu yüzden insan şiirde ve müzikte kendi tarihçesini görmeden dünyaya açılamaz, dünyayı sentezleyemez. Yaşam sanatla kahrı çekilen bir serüven. Sanatın lokomotifi edebiyat ve müzik. Galiba önce kendi sanatını sonra da dünya sanatını özümseyince insan içinden gelerek Sokrates’in şu sözünü söylüyor. "Ben ne Atinalıyım ne Grek; ben bir dünya vatandaşıyım."

Yorumlar
Kod: 52U82