Aslı Noyan-Konuşa Konuşa...

Aslı Noyan

Konuşa Konuşa...

Sözcüklerin, gücü, büyüsü, tesir alanı kadar ağusu da vardır. Söylendiği için vuranı da, söylenmedikçe zehirleyeni de. Dile gelmedikçe, doğduğu kişinin içine kara kara damlar bazısı, koyu bir göle döner sonunda. Çünkü söz, kime iletilmek üzere birikirse zihinde, ona aittir aslında. Gerçek sahibine akmak ister zamanı geldiğinde.

 

Fikirler gibi kelimeler de demlenir. Onu taşıyana, düşüncenin ağırlığına göre esner, derinleşir. Kuş gibi de çıkabilir ağızdan, demini alıp sırası gelince de...

 

Eskiler, ‘boğaz dokuz boğum’ diyerek vurgulamış söz söylemenin, düşünmekle ve sabırla ilişkisini...

Susmayı bilmek erdem, bunu uygulayabilmekse ustalık. Her şeyin kendi karşıtını işaret etmesi gibi, susmaya övgü de neyi, nerede, ne kadar söyleyeceğini idrak etmeye çağrı aslında. Yani nasıl konuşacağını bilmeye...

 

Sözün gümüş olduğu yerde, sükût altınla payelendirilmiş.

Susabilmeye bu kadar önem atfederken, konuşabilmenin de bir o kadar değerli olduğunun farkına varmalı...

 

Susmanın, ‘duyguları göstermemekle’ akrabalığı aşikâr... Hisleri saklamanın yaygın kabul gördüğü, saygınlığı korumakla, ağır, oturaklı olmakla desteklendiği bir toplumda konuşmak cesaret işi. Kalın bir perdeyi açıp, güneşin içeri girmesine izin vermek gibi... Bu, yalın haliyle içinizden geçenleri paylaşmak da olabilir, itirazı, haksızlığı dile getirmek de. Hele herkesin sustuğunu siz söylüyorsanız...

 

Susmanın bu kadar yüceltildiği bir kültürde konuşmak, kendini ortaya koymakla yakından ilgili. Duygularınızı aktarırken ne kadar dolaysız olabildiğinizi bir düşünün. İçinizden geçenlerle dışa vurduklarınız ne ölçüde yakın birbirine? İtiraz etmeyi, hayır demeyi ne oranda başarabiliyorsunuz?

 

Mesela dobra dobra olabiliyor musunuz? Kendimizi ya da bir başkasını tanımlarken dürüstlükle eşdeğer saydığımız, bir parça yiğitlik vurgusu da yaptığımız bu sıfatı yakıştırmayı pek seviyoruz. Ama iş dobra dobra konuşmaya veya konuşanları sinirlenmeden dinlemeye gelince, madalyonun diğer yüzünü gösteriyoruz. Kimse, gerçeklerin açık açık söylenmesinden hazzetmiyor, duymaya tahammül göstermiyor. Kabahat, konuşana kalıyor...

 

Mesela güzeli görebiliyor musunuz? Yanıtı büyük mesele... Ondan daha büyüğüyse, güzel gördüğünü ifade edebilmekte. Kıskançlığa kapılmadan güzele güzel diyebilmekte. İltifat edebilmek ya da edememek de, bunun ölçütü kanımca...

 

Mesela sevdiğinizi söyleyebiliyor musunuz? Ki esaslı mevzudur kabul edersiniz, apayrı bir yazı konusu olur. Sevgiyi dile getirmek, çoğu zaman zayıflığın ilanı gibi görülür. Yaşadığımız topraklardan beslenmiş onca halk ozanının, şairin gönlünden taşan dizelere, sazının nağmesine rağmen, konuyu okuma şeklimiz bundan ibaret. Hatta sevdiğini söyleyenin vay haline...

Oysa tersini yapmak kadar, yani sevmediğini, hoşlanmadığını, öfkelendiğini belirtmek kadar doğal. Hal böyleyken, sevgiyi iletmekte çok da mahir olmadığımız ortada. Konuşmayı değil anlaşılmayı beklemeyi, hatta bunun için kıvranmayı yeğliyoruz... Öyle psikolojik çözümlemelerle derinlere inmeye gerek yok. Her gün saatler geçirdiğimiz sosyal medyada, duvar yazılarında, kamyon arkalarında gördüğümüz o esprili cümle bile yolu gösteriyor: ‘Seviyorsan git konuş’.

 

Sadece karşı cinse değil, anne babamıza, kardeşimize, dostlarımıza karşı da yeterince cömert miyiz hissettiklerimizi söylemekte?

 

Duygularına, ‘törpülenecek kusurlu birer fazlalık’ olarak bakmayanlar, onlardan korkmayanlar için zor değil...

 

Bununla birlikte, üzüntü veren, korkutan, rahatsız eden, anlamakta zorlandığımız şeyleri dile getirebiliyor olmak da kıymetli. Çünkü iyileşmenin, unutmanın, affetmenin ve büyümenin ana damarı anlatmaktan geçiyor...

 

Bir arkadaşım, beni kolaylıkla anlayabildiğinden bahsetmiş, “Çünkü senin gemin camdan” * demişti. Yazımı okurken öğrenecek, epey üstünde durdum tespitinin. Sırlı, sisli, puslu, gizemli olmaktansa, anlaşılır, sarih, net, kısacası cam gibi olmayı tercih ettiğimi düşündüm. Sonra konuşabilmenin, yükleri bırakarak ilerlemek olduğunu... Bir ruhun, bir başka ruhu onarmasına izin vermek olduğunu...

 

Öyleyse söylemeli, anlatmalı, Şükrü Erbaş'a kulak vermeli:

 

‘‘Susmak insanın sözünü büyütüyorsa bir erdemdir. Bir yaprağı bile kıpırdatamaz yoksa suskunluk. Ne kadar cılız, ne kadar yanlış olursa olsun boşlukta iz bırakacak tek şey sözdür. Yağmur yağmazsa kim bilebilir bulutların yükünü. Kendi gerçeğini kendi sesiyle ışıtır insan. Başkasının evinde yanan ışıktan bize ancak gölge düşer. İnsan konuşarak tanır kendini, tanıdıkça sever. Kendini sevmeyen kendine sahip çıkamaz.’’

*Cezmi Ersöz

Yorumlar
Kod: 86XC5

YAZARIN DİĞER YAZARLARI

GÜNÜN YAZARLARI